Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

12 Ağustos 2013 Pazartesi

İzlanda

Son bir haftadır dilimde tek cümle var: Ben akıl tutulması yaşıyorum.
İzlanda’daydım.

Genel olarak ülkeyi anlatmadan önce vize ve uçak bilgilerinden başlamak istedim.

İzlanda'da Türklerden vize isteyen bir ülke. Türkiye’de Konsolosluğu olmadığından vize işlemlerini Danimarka üzerinden ve şahsen başvurarak almak gerekiyor. Ancak pasaportunda geçerli Schengen vizesi olanlar, yeni vizeye ihtiyaç duymuyor. Ama yine de teyid  etmekte fayda var.

Türk Hava Yolları'nın Reykjavik’e doğrudan uçuşu henüz yok. Biz Stokholm aktarmalı uçarken, başka bir Türk grup Almanya üzerinden uçmayı tercih etti.



Yol uzun. İstanbul Stokholm arası 3.5 saat; biraz bekledikten sonra ordan Reykjavik, İzlanda Hava Yolları ile yine 3 saate yakın sürdü. Stokholm - Reykjavik hattında, yemek, içmek ve hatta kulaklıklar bile ücret karşılığında.

Saat farkı ise 3 saat. Burada saat 12'yken , İzlanda’da 9 oluyor.

Pasaport kontrollerimiz Stokholm’de transit işlemleri sırasında yapıldığından İzlanda’ya elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdik.

+ 30 derecelerden bir anda 8/9 dereceyi hissetmek ilk beş dakika çok hoşumuza gitse de, herkes anorak, şapka, çorap ve hatta eldivenlerini giyiverdi alanda.



İzlanda......

Kendi çapımda bir yerleri gezdim. Ama böyle bir ülkeye daha önce hiç gitmemiş, böyle bir coğrafya hiç görmemiştim.

Adanın ve ülkenin nüfusu 315.000....Bunun yarısından fazlası Reykjavik’de yaşıyor. Bu şehir aynı zamanda kuzey yarım küredeki ilk başşehir olma özelliğini de taşıyor.

Ülkenin kuzeydeki başşehri olan Akureyri’nin nüfusu ise sadece 20.000; Datça’nın yazlık nüfusu!!!

Adanın güneyinden kuzeyine doğru iç bölümlerde ilerlerken o kadar az nüfuslu yerlerden geçtik ki – 2.000; 300; tek aile, tek ev – bir hafta sonra dönüş yolunda yeniden yolumuzun düştüğü iki bin nüfuslu yerleşim bize kocaman; Reykjavik bayağı bir metropol geldi....

İzlanda....

Ordusu olmayan bir ülke. Tarihi boyunca hiç bir saldırıya, işgale uğramamış bir yerleşim. O kadar yolu gitmeyi kimse akıl edememiş.

Bir kere Osmanlı gelmiş; 400 kadar İzlandalıyı toplayıp Cezayir'e götürmüş ve orada köle pazarlarında satmış:))

İşin aslı şu: Aslen Hollandalı olan bir adamcağız, Osmanlı tarafından devşirilip Murat Reis adını alıyor. Altına da bir gemi veriyorlar. Osmanlı bayrağı altındaki gemisiyle astığı astık, kestiği kestik bir korsan olarak dolanıp durmuş denizlerde. Bu adaya gelip insanları kaçıran aslında Murat Reis. Ama gel de anlat adamlara bunu. O kadar ki, çok yakın bir geçmişe kadar Türk öldürmek kanunlarınca yasak değilmiş... Belki de bu yüzden adada fazla bizlerden kişi yok..

Ordusu yok, ama NATO üyesi. En büyük çatışmayı İngiltere ile yaşıyor. Durup durup, kendi kendine deniz sahasını önce 50 milden 100 mile; sonra 100 milden 500 mile çıkarınca, İngiltere savaş gemilerini yollamış. Bunlar da, İngiltere’nin Reykjavik’teki askeri üslerini kapamakla ve Nato’yu göreve çağırmakla tehdit edince İngilizler geri çekilmiş...

Deniz sahasını sürekli genişletmelerinin sebebi, ülkenin en büyük geçim kaynağı olan balıkçılık. Avrupa Birliği’ne üye olmak istememelerinin de sebebi de aynı. Kota koyulacağının farkındalar ve bu yüzden, nan, takk! Diyorlar. Yani, no thanks.

İzlanda....

Buzullar, dumanlı dağlar, geysirlar, volkanlar ülkesi. Kilometrelerce uzanan volkan tarlaları. Siyah çöller. Avrupa kıtasındaki en etkili, büyük çavlanların bulunduğu yer küre. Altı ve üstü sürekli olarak kaynayan, yeni oluşumlara sürekli açık, oluşum sürecini tamamlamamış ve bunu gözlemleyebildiğiniz İzlanda.








Devasa buzulların altında aktif volkanların olduğunu öğrenmek bile insanı şaşırtmaya yetiyor bence. Kraterlerin bulunduğu yerin üstündeki buzul aşağıdan gelen ısıyla sürekli olarak eriyor. Kaçınılmaz son, eriye eriye incelen buz tabakasının en üstündeki ince kısım kırıldığında, tonlarca su, taş, kil ve lavla beraber boş bulduğu araziye yayılıp işte oralarda, sandur denilen simsiyah krater tarlaları oluşturuyor. Yolunun üstünde köprüler dahil, ne varsa önüne katarak.

Bu boşalan suların bir bölümü bir nehir yatağı oluşturup ileride inanılmaz keyifli, ürkünç çavlanlara dönüşüyor.

Sağınızda sandurlar, solunuzda lav tarlaları göz alabildiğine uzanıyor. İrili ufaklı kayalar.. üstleri yeşil renkte liken denilen kadife görünümlü bitki örtüsüyle kaplanmış






İzlanda’da doğa sürekli hareket ediyor. Doğanın şekli sürekli değişiyor.

İzlanda.....

Ülke 13.000 kilometrelik yol ile çevrilmiş. Ancak bu yolun sadece 4.000 kilometresi kaplı yol. Ki o da otoban değil; duble yol bile değil... Tek şerit geliş, tek şerit gidiş... Geri kalan yollar toz ve toprak.





İlginç insanlar.

İhtiyaçları olmayan hiç bir şeye yatırım yapmıyorlar. Toprak yolun geçtiği bölgelerde yerleşim neredeyse hiç yok. O zaman yola da gereksinim yok... Yol insanlara gidiyor. İnsanlar yola değil.

Bizi o toz toprak yoldan özellikle geçirdiler... Off Road nedir, öğrendim. Bu güzergahın tam orta yerinde bir tesis; aslında değil de, dilimizde karşılığını bulamıyorum; 4/5 portatif tuvaleti kişi başı 4 dolardan kullanabiliyorsunuz ; duş hizmeti için değil bu ücret.. sadece büyük ve küçük ihtiyaçlarınız için; çadırlar kurulmuş; gençler hafta sonunu geçiriyorlar; bisikletci gruplar – bu Allahın unuttuğu yerde memleketline rastlama olanağı aklımızdan bile geçmediğinden, avaz avaz ağzı bozuk konuşurken, atılan kahkaha üzerine fark ettiğimiz bir Türk çifte dahi rastladık; sekiz derece dış ısıda, üstlerinde mayoları hemen yakındaki termal havuzda yüzenler..... Böyle bir acaip bir yer.


Bu tür büyük araçların tekerlekleri de inanılmaz büyük. Kış günlerinde bu tozlu topraklı yollarda en rahat kullanılan lastik olduğunu söylüyorlar.


 Kişi başı dört dolarlık tuvaletler....



Çadırlar...

Ve tabii ki bu güzergah üzerinde otel de yok. Peki biz nerede konakladık??  Eski yatılı okulları az bir masrafla yeniden düzenleyip otele dönüştürüp turizme kazandırmışlar!!! Son derece yalın, basit ama işlevsel. Gerektiği kadar genç çalışıyor. Odaları da onlar düzenliyor; yemek de yapıyorlar; bulaşık da yıkıyorlar; resepsiyona da bakıyorlar. Yetiyor mu? Evet. O bölgenin “şimdilik” başka bir tesise ihtiyacı yok. Çünkü insan yok. Bu kadar.




Okulun lobisi...

Bu okul otelden ilginç bir başka İzlanda felsefesi: Tek kişilik odalarda, 2 ayrı tek kişilik yatak varsa, sadece bir tanesi hazırlanmış oluyor. Öteki boş, kullanılmayacak olan yatağın üstüne sadece bir pike koyuyorlar. Çok mantıklı geldi bana... ister istemez bavul koyuyorsun, oturuyorsun... ve hepsi yeniden yıkanıyor... Ne gerek var ki... Değişikler diye boşuna yazmıyorum:)

Hayat şartları doğa şartları yüzünden çok çok ağır. Bu yüzden olmalı, kuvvetli insanlar. Hem balıkçı, hem marangoz, hem çiftci... Öyle çiftlik evlerinden geçtik ki, gözün görebildiği yerde başka hiç bir yaşam yoktu. Sürekli rüzgar, soğuk, lav, yanardağ, sular, seller... ağaç yok, ot yok... Sadece kocaman bir boşluk. Peki buralarda bu günlerde ne yapıyorlar diye sorulacak olursa, müze evler olarak kullanıp, sattıkları kahve ve kurabiyelerden para kazanıyorlar. Onu da yiyip içersen; ama giriş ücreti almadıklarından birşeyler içiliyor. İngilizcenin hiç kullanılmadığı, bilinmediği yerler de işte buraları. Yoksa beş yaşındaki çocuk bile anlıyor dediğinizi. Hiçlik dedikleri böyle birşey olmalı.



Ülkede tarım yok. Arazi yok ki tarım olabilsin. Tarım yapılabilen arazi ülke yüz ölçümünün sadece %1.19’u.. Hadi diyelim inat ettin, patates ekeceğim dedin. Yakınlardaki aktif volkanın ne zaman tıksıracağını bilemiyorsun ki... ö-hö yaptığında saldığı kül, bütün ürününü, emeğini yakıp geçiyor. Bir yangının külünü yeniden atıp gittin diye bir şarkımız vardı, değil mi.... Bizim şarkımız onların gerçeği. Hele ki iç ve kuzey bölgelerde. O enlemde ağaç bile dikemiyorlar.

Türk aklı da bir başka gerçek bu arada.... tarım yok, ağaç yok diye anlatılırken; doğu ve güney bölgelerde hava daha ılıman.. ve de adamların bol bol geysirleri, sıcak su kaynakları var; neden seracılık yapmıyorlar peki diye öneri geldi. Başlanılmış....

Bu sıcak su kaynakları özellikle Reykjavik çevresinde çokça kullanılıyor. Binaların ısıtmalarını bu sistemle yapıyorlar. Şehirdeki ana yolları bu kaynakların üstüne kurup, kışları buzlanmayı önlüyorlarmış – bu fikre bayıldım.

Allah’ın unuttuğu yerde tuvalete gidiyorsun, sifondan akan sıcak su!!! Ama portatif kabindesin, o ayrı...

İzlanda....

Dört ayaklı hayvanları.... En güzel koyunları İrlanda’da gördüğümü sanıyordum. Buradakiler bir başka alemler. Daha ufak ve kıvırcıklar. Zavallı hayvanlar “yaz günlerinde” bulabildikleri otları yiyorlar.




Gördüğüm tüm köpeklerin yüz, bacak ve kuyruk uçları  siyah&beyaz puantiyeliydi. Son derece insancıl yaratıklar. İnsana hasretliklerinden öyleler sanki...





Ve atları. Midilli’den biraz daha büyük ve sadece İzlanda tipi harika atlar var. Bunların kendilerine özgü “ayakları” varmış. Binek veya taşımacılıkta kullanılmıyorlar. Yarışlara katılıyorlarmış. Bir önemli not, yurt dışında herhangi bir yarışmaya katılan at bir daha asla ülkeye dönmezmiş. Herhangi bir hastalığa karşı alınmış bir önlemmiş bu.





Yazarken atladığım çok şey olduğuna inanıyorum. Aklıma geldikçe eklemeler yapacağım. İlk defa böyle bir giriş yazısı yazıyorum. Bunlar bence gezdiğimiz şehirlerden çok daha ilginç. Zira İzlanda çok ilginç.
Ama artık gün be gün gezimi yazmaya  başlayacağım. Reykjavik’den başlayıp, ülke içinden kuzeye, oradan doğu sahillerine, ve tekrar Reykjavik’e döneceğim..

En kısa zamanda.

Birinci ekleme: Ben gittiğim yerlerden bir sütun; o sütunun üstünde x döneme ait bir sütun başı; vitraylar, mozaikler görmeden dönmem diyenlerdenseniz, İzlanda hiç size göre değil. 

İkinci ekleme: Ülkede eşcinsel birliktelikler çok doğal karşılanıyor. Sanıyorum  başbakanları, lezbiyen olduğunu açıklamış ve seçilmiş. Bu çiftlere evlenme ve çocuk edinme hakkı da verilmiş.

Flört eden gençler bir süre sonra beraber yaşamaya başlıyor, hatta çocuk sahibi olduktan sonra eh artık evlenelim diyerek evlilik kurumuna geçiyorlarmış.

Üçüncü ekleme: Bu bana çok değişik geldi. Doğan çocuklar soyadı olarak babalarının ismini alıyorlar. Eğer herhangi bir soyadının sonunda son eki varsa oğlan; dottir varsa kız anlamında kullanılıyor. Bizdeki Ahmet kızı, Ahmet oğlu ...
Ama isteyenler "satılık" soyadı da  alma hakkına sahipler.

Kadın, babası belli olmayan çocuk dünyaya getirip bebeğe kendi soyadını verebiliyor.

Kadının ekonomik ve sosyal yaşamda yeri çok farklı. İşsizlik oranları erkeklerden yana yüksek çıkıyor.

Şimdi yazdıkça, anımsadıkça, fotoğraflara/notlara baktıkça neden akıl tutulmasına uğradığımı çok daha iyi anlıyorum.

Dördüncü ekleme: Bunun İzlanda ile ilgisi tam yok. Ancak Stokholm bağlantılı gitmek isterseniz önemli olabilir. Stokholm'e inip transit bölümüne geçmek için bulunduğunuz bölümden sadece bir kat aşağı inip karşınıza çıkan kapalı kapının yanındaki zile basıyorsunuz. İçeriden biri, "efendimmm" diyor. Siz de, "hu hu, biz geldik" diyorsunuz. O konuşan, " geliyorum" diyor ve siz merdivende bekliyorsunuz. Bize kapıyı bir bayan açtı. Yirmi iki kişiyi karşısında görünce inanamadı sanki. Aynı görevli hem pasaportlara şöyle bir baktı, hem bizlerin, hem de yanımızdaki el çantalarımızın  x-raydan geçmesine yardımcı oldu. Sonrasında da ana terminale ayak bastık. (21 Ağustos 2013)

Beşinci ekleme: Tur otobüsümüz herkes bağlanmadan hareket etmedi. Çok homurdandık!! Yerel rehberimiz, en azından ana yollarda bağlanın, toza toprağa girdiğimizde serbest olacaksınız, deyince herkes emniyet kemerini bir güzel bağladı...
Bir de bütün yolcular yerlerine oturmadan otobüs yerinden kıpırdamadı. Kalksın diye oturup, en fazla on dakika sonra leblebi, kraker ikramları bahane edilip otobüs içinde yolculuk başlayınca şöför bizden ümidi kesti. Adamcağıza, aslında biz Türklerin seyir halindeki büyük vasıtalarda şıkır şıkır göbek attığımızı söylesek, herhalde dili falan tutulur, aklı hafızası almazdı. (28 Ekim 2013)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder