Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Hüsavik; Balina Görmeye Gittik

Büyük gün geldi sonunda. balina görmeye gideceğiz.

Ben bu balinalardan vallahi çok çektim. Sırf onları göreyim diye iki yıl önce Alaska’da bir haftalık gemi yolculuğu yaptım. Sadece ama sadece bir sefer, gemideki tek Türk olarak, avaz avaz , aaaa, BA..... diyebilmişken, hayvan kuyruğunu vurdu ve gitti. Ben sonrasında, su akar alık bakar pozisyonunda, o denizlerin “istavritlerine” fit olmuş durumdaydım. Hiç bir gezimden o kadar mutsuz dönmemiştim.

İşte bu yüzden, balinalar benim için çok çok önemli....

Balıkçı tekneleriyle çıkılacağı ve kapalı alan olmadığı söylendiği için yanımızda getirdiğimiz veya oradan satın alınan en kışlık kıyafetlerimize bürünüp Hüsavik’e doğru yola çıktık.

İzlanda’da bir şehir adının sonunda “vik” eki varsa, o bizdeki “bük” anlamına geliyor.

Bu Hüsavik ismine okuduğumdan ilk andan beri takılmış vaziyetteyim. İçindeki tek a harfini iki a gibi okuduğumdan – nedeni yok – bana hep Hüsam gibi geliyor!!! 

Böyle...

Neyse.

Hüsavik şirin mi şirin bir balıkçı köyü. Tek geçim kaynağı da balina görme gezileri. Bu işi yapanlar, an itibarıyla İzlanda’nın en zengin kişileri olmuş. Ve de balina avına karşı çıkanların başında da onlar geliyor.




 (Mardin gezimde lensin ortasına çöreklenen siyah nokta, temizletmeme rağmen bu gezide yeniden ortaya çıktı. Yapacak bir şeyim yok)

Teknelere randuvu saatine göre binilecek. Yine Teoman’ı ve grubunu görüyorum. Tam önümüzdeler. Kim bilir, belki de aynı teknede olacağız.

Tekneye çıkar çıkmaz, giyilmesi mecbur olmayan özel turuncu tulumlar dağıtıldı. Görebildiğim kadarıyla bizim gruptan fazla kişi tenezzül etmedi onlara.


Teknemizin ismi: Gaddar Hüsam :)



Hareket ettik. Önce kısa bir brifing verildi. Balinalar görüldüğünde – yüzde yüz görecekmişiz, öyle dediler – görüldükleri yer, saat dilimine göre anons edilecekmiş. Mesela, saat on bir istikametinde; saat yedi istikametinde gibi. Herkes ne çabuk anlamış bunu... Gerisini boş verip, bir buna odaklanılmış sanki.... Sonunda gerçekten görüldüğünde, kaptan leb demeden bizler leblebiyi anlar olmuştuk... Hay Allahım....

Hava buz gibi. Tur da üç saat sürecek. Hadi bakalım, hayırlısı.

Hareket ettikten sadece beş dakika falan sonra, e hadi ama, neredeler ki bunlar... biz kazıklanıyoruz... boşu boşuna geldik muhabbeti çoktan başlamıştı. Ama, bu arada da, olur a, tepedeki kaptan göremez falan, biz yolcular teknenin bir o yanından, bir öteki yanına gidip geliyoruz. Bir sağa yatıyoruz, bir sola.. Milletin elinde kolum uzunluğunda fotoğraf makineleri. Zoomlar... Onu görünce, Banucum, senin sağ elin zaten sakat, üstelik de alçıda. Sen bırak fotoğraf makinesiyle uğraşmayı, al eline hafif cep telefonunu, bas düğmesine, çıkanlarla da mutlu ol, komutunu verdim kendime.

Anammmmmm, ahan da yunuslar.... Uyyyyy...
.
Sürü halinde batıp çıkıyorlar. Tek kare yakalayabilmemin mümkün olmadığını fark edince cep telefonumu da cebime soktum. Şu anın keyfini çıkart Banu, dedim kendime.

"Yunuslar da benim için çok öneme haiz hayvanlardır. Zira bir zamanlar, on beş yıl kadar önce, yunus olmak istemiştim. Beyaz tumturaklı gemilerin etrafında atlaya zıplaya yüzmek ve bana bakan insanların yüzlerindeki mutlu ifadeyi görmek.... Fazla kişisel bir hikayedir."

Teknelerin bir tarafa fazlaca yatış şekli, orada bir olay olduğunun kesin göstergesi. Diğer seyir halindeki tekneler de inanılmaz bir hızla yön değiştirip, hayvanların huzurunu kaçırmak üzere horhorhor yanyana geldiklerinde, hayvanlar dibe dalıp ortadan yok oluyorlar.

Kendi kendime, sen oradan oraya koşturma; şu konumunda kal, yeniden su yüzeyine çıkarlarsa rahat rahat izlersin. Nitekim de öyle oldu. Tekli, çiftli, gruplar halinde çıktılar; atladılar, zıpladılar ve büyük anons geldi. Saat on ....

HURRAAAAAA.....

Vallahi orada, ve işte püskürttüğü su. Sonunda en azından bunu görebildim. O sırada tam da teknenin kenarındaydım. Yani önümde kimse yoktu. Hemen cep telefonumu çıkartıp düğmesine basmaya başladım. Sağımda, solumda o uzun makinelerden zaman ayarlı “çatçatçat” sesler geliyor; benden, “klik, klik”!!

Kambur balina gördüm. Anam da yerim ben onu.... Dev  hayvanı nasıl yiyeceksem işte. Sevgi ifadesi benimki.... Su yüzeyine de çıktı. Kamburunu da gösterdi; kuyruğunu da vurdu. Ve ben klikklik çektim. Bir de üstüne üstlük heyecandan, panikten telefonu tutan parmağımla objektifin yarısını kapamışım, ama olsun, gözüküyor; en önemlisi ben biliyorum.







Çok gördük hem de. Üçü bir arada dahi gördük. Bebek balina da gördük anasının yanında.

Hayatımda en istediğim iki hayvanı yakından “tanıma” fırsatım olduğu için çok şanslıyım. Bunlardan biri penguen – el ele tutuşup yürümeyi çok arzu ederken, az kalsın bacağımdan et koparacaktı, diğeri de balina. O soğuk sularda onlarla yüzmeyi istemedim ama... Aklıma bile gelmedi!!

Ya üç saat ne ara geçti de biz geri dönüyoruz...Mürettebatın yaptığı kahve ve kek ikramı  iyi geldi.

Sahile çıktığımızda bütün suratlar güleçti...

Öğle yemeğimizi oradaki bir otelde yedikten sonra geri dönüş saatine kadar “Hüsam'da” serbest zamanımız oldu. Dolaştık, fotoğraf çektik. Gün ortasına doğru da, son gecemizi geçireceğimiz, tüm grubun AYURVEDA diye adlandırdığı Akureyri’ye geri döndük.






Yarın yolculuğumuz ülkenin Doğu sahillerinde devam edecek. Ülkeye dönmemize az kaldı. Bu gezi daha uzun sürmeliydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder