Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Şubat 2015 Pazar

Berlin, III.Bölüm

Bugün hiç bir tura dahil olmadan hep yürüyeceğiz. Önceliğimiz Pergamon Müzesi'ni gezmek. Sonrası kendiliğinden gelecek.

Müzeler Adası'na yürürken 2 gündür önünden geçtiğimiz  Berliner Dom'u da görmeye karar verdik.


Kapısı.

Julius Raschdorff tarafından İtalyan Rönesans etkilerinin de hissedildiği Barok stilinde tasarlanmış Berlin'in Protestan Katedrali Roma'da bulunan St. Pietro Bazilikası'nın eşi olması niyetiyle 1905 yılında inşa edilmiş. Ancak etrafında çok daha eski tarihli St.Erasmus Şapeli ve Schinkel tarafından 1822 yılında inşa edilmiş olan Neoklasik yapı yer almakta.

Katedralin içi, 1984 yılında restore edilmeye başlanmış ve kilise 1993'te tekrar açılmış.

Sauer'in orgu, Anton von Werner'in vitrayları ve mozaiklerle süslenmiş olağanüstü kubbesi görülmeye değer.



Galeriye çıkan 270 basamaklı merdivenle kubbeye de ulaşmak mümkün.


Gökte ararken yerde bulmak diye güzel bir deyim vardır dilimizde. O akşam, bu kilisede bir Yeni Yıl Konseri varmış. Biz buna gideriz.

Bu mekanda kısa bir zaman içinde birbirine tamamen zıt 2 olay yaşadık.

İlki, konsere para ödediğimizden, fiyata dahil olmamasına rağmen, kasadaki bayanın bizden içeri giriş parası almamasıydı. Diğeri ise, 60 Cent olan tuvalet ücreti için uzatılan 1 Euro'nun üstünü veremediği için içeri sokmayan tuvalet görevlisiydi. Sonuçta, 1 Euro fırlatıldı ve tuvalet kullanıldı.

Çok şaşırdık. Hem de çok. Aynı mekanda 2 ayrı kadın, 2 ayrı tepki. Büyük olasılıkla WC'deki 2 Almanya'nın birleşmesinden sonra çalışmaya başlamış biri. İşini kaybetme korkusu var.


Katedral'in girişinden bir görüntü.

Ben, görene kadar, Berlin'deki Müzeler Adası'nı gerçekten göl üstünde bir ada sanıyordum!!! Nasıl bir hayal gücüm varmış meğer !!! Bu kadar ziyaretçiyi motorlarla vapurlarla taşıyamayacaklarına göre, karadan adaya bağlanan onlarca minik köprü de inşa etmiştim kafamın içinde.

Berliner Dom'u geç, sağa dön.. Ve Müzeler Adası.

Dünyaca ünlü ve en anlamlı müzeler topluluğundan oluşur. 100 yıllık binalarda, çok değerli eserler sergilenmektedir. 1999 yılında Unesco Kültür Mirası listesine dahil olur.

Prusya İmparatoru Friedrich Wilhelm III'ün ön ayak olmasıyla 19 yüzyılda müzenin kurulması için ilk adım atılır. 1830 yılında Eski Müze binası inşa edilir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında çoğu sanat eseri taşınır; bir bölümü sığınaklarda saklanır. Müzeler Adası ciddi hasara uğrar. Berlin'in ikiye ayrılmasıyla eserler de bölünür. Müzeler Adası Sovyet'lerde kalır. Batıda kalan eserler içinse, Dahlem'de Yeni Müze ve Kültür Forum inşaatları başlatılır. Ancak yeniden birleşme sonrasında eserler bir araya gelir ve tamamen yenilenmiş bir düzende sergilenmeye başlanır.

1999 yılında kabul edilen yeni ana plana göre, müze binalarının peş peşe düzenlenmesine ve içinin de yeniden tasarlanmasına karar verilir. Buna göre galeriler, arkeolojik temalarla birbirine bağlanır. Böylecene, geçmişten günümüze kadar olan süreç yaşama geçirilmiş olur.

Şu anda, Eski Müze, Yeni Müze, Eski Ulusal Galeri, Bode Müzesi ve Pergamon Müzesi'nden oluşmakta.

Muhittin Amca söylemişti de, inanmamıştık. Doğruymuş:  Pergamon Müzesi 5 yıl sürecek bakıma girdiğinden kapalıydı. Bütün binaların zaman içinde revizyona gireceğini de öğrendik.

Tek müze gezeceğimizden tercihimizi Altes Museum'dan yana kullandık.

1823 / 1830 yılları arasında ünlü Berlinli Mimar Karl Friedrich Schinkel tarafından inşa edilir. Yapımına başlanan ilk  müze binası bugün klasizmin öncüleri arasında yer almakta. İçinde Roma ve Yunan dönemlerine ait eserler sergilenmekte.

Burasını gezdikten sonra Under den Linden Caddesi'nde yürümeye devam ettik.

Gözüme çarpanlar.



Nadir gördüğümüz mermer sütun süsleri.


Neue Wache; Yeni Muhafız Binası Karl Friedrich Schinkel'in şehirde yaptığı ilk eser. Prusya Prensinin muhafız alayı binası olarak kullanıldı. Daha sonraları 1918 yılına kadar Napolyon ile yapılan özgürlük savaşlarının anıtı oldu. 1931 sonrasında I. Dünya Savaşı Anıtı; II. Dünya Savaşı bitiminde GDR yönetimi binayı faşizm ve militarizm kurbanlarının anıtı haline dönüştürdü.

Binanın iç avlusu sadece çatıdan gelen sembolik, ince bir ışık huzmesini geçirecek biçimde örtülmüş.


İsmi bilinmeyen bir toplama kampı kurbanı ve ismi bilinmeyen bir askerin külleri üzerine yerleştirilen bir küpte ebedi ateş yanardı. Ancak GDR yönetimi birleşmeden sonra bu sembolü çıkartarak yerine Kathe Kollowitz'in "Anne ve Ölü Çocuğu" heykelinin büyük bir versiyonunu yerleştirdi.

Şehirde gerçekten de ciddi bir yenilenme harekatı var.  Kimilerinde çok hoşluklar yaratmayı bilmişler.




Öyle bir inşaat alanında duvar süslemeleri.


İtalyan olmadığını kimse iddia edemez ki..

Yine yolumuzun üstündeki Adlon Oteli'ne girdik... Ve anında çıktık. Gereksiz şaşaa, altın yaldızlar, kocaman kristal avizeler. Hiç sevmedik.

Hülya'nın harika harita okuması sayesinde - bana kalsa şehrin diğer ucundan çıkardım - yollar su gibi önümüzde aktı.

İstikamet Check Point Charlie... Orada Cafe Einstein'ı keşfedeceğiz. Goebels'in eviymiş. Ama, bu Cafe'nin bir zincir olduğunu anladık da, gittiğimiz yerin gerçekten de Goebels'e ait olup olmadığını bir türlü çözemedik.

Yürüyoruz.




Karşımıza çıkan hiç bir Noel Pazarı atlanmadı.

Ve Check Point Charlie'deyiz. Çok komik ya...




Batı müttefikleri tarafından Kontrol Noktası C adıyla anılan nokta, Soğuk Savaş döneminde Berlin Duvarı'nın Doğu ve Batı tarafı arasında en tanınmış geçiş noktası.

Elinde Amerikan bayrağı taşıyan Almanlar.. Kum torbaları; "bina"..  Her halde şehrin en fazla fotoğraf çekilen yerlerinin başında geliyordur.

Biz de sonunda Einstein Cafe'ye konuşlandık.

Ne içersiniz Teyze!!!! Zıkkımın pekini... Dövmek istiyorum ama çok da tatlı bir kız.. Azeriymiş. Ona o arada bir ders verdik; teyze dememesini öğütledik...

Ama yorulmuşuz. Uzun uzun kahvelerimizi içtik; pastalarımızı yedik. Çok güzel, çok lezzetliydi hepsi. Kahveleri zaten fevkaladenin de fevkinde.

İşimiz çok. Yollar bizi bekliyor.

Hedef Gendarmenmarkt.

Hadi metroyu kullanalım.

Bilet almak üzere otomatların başına gittik. Bir türlü beceremiyoruz. Ne kredi kartı, ne kağıt para kabul etmiyor.. O sırada 5/6 tane Alman olmayan, ama iyi Almanca konuşan kız çocuğunun bir şey imzalatmak için dolaştığını gördük. Para çantalarımız elimizde, çantalarımızın ağzı açık... Dalmış gitmişiz yani... Bu tipler yanımıza geldi; hepsi birden aynı anda konuşmaya, çekiştirmeye başladılar. İlk iş çantalara sarıldık.. 10/12 el çantada, para çantasında, ve elimizde bankomata sokmaya çalıştığımız nakitlerde... Ben böyle durumlarda Polis derim ve kurtulurum; bu sefer korunma iç güdüsüyle onu da diyemedim. Neyse, veletlerden birinin yardımıyla nakiti kabul etti makine; biletleri verdi ve alt kısımdan da para üstünü vermeye başladı ki işte o an onların ve bizim eller harekete geçti. O minicik elleriyle resmen daldılar.. Biz de kontrolü kaybettik ve Türkçe, İngilizce, Almanca bağırmaya başladık. Gittiler. Bu da bir başka deneyimdi.

Gideceğimiz yönü, hangi istasyondan bineceğimizi biraz araştırdıktan sonra - Hülya araştırdı, ben onu takipteydim - metronun içindeyiz.

Gendarmenmarkt'ta ufak alış verişimiz var. Dükkan belli, alacağımız belli. Oradan bir de Muhittin Amca'ya bir kazak aldık. Çok içimizden geldi.

Hava kararıyor. Konsere yetişeceğiz. Bir de tuvalet bulmamız lazım. Acaba nerededir diye aramızda konuşurken, TEYZE... sağa dönün orada var!!! Gitmeyeceğim ya... Tutarım ya... Ölürüm de gitmem ya... Kapıda apoletlerini de takmış güvenlik görevlisi bir genç. Ona da ders verdik... Yapma evladım, ayıptır, günahtır dedik :))

Tabii ki gittik tuvalete!!!

Artık yayan gitmeyelim; otele hem uzağız, hem geç oldu, hem de ayaklarımızın altından ateşler çıkıyor. Bugün gerçekten de iyi yürümüşüz.

Taksiye bindik. Genelde Türk şoförlere denk gelmiştik. Bu seferki Galli çıktı. Ne alaka, niye acaba.. Adamcağız dediğimiz her şeyi ters anladı. Önce otele gideceğiz, otelin adını verdik; paketlerimizi bırakacağız; sonra da aynı araçla Dom'a devam edeceğiz. Bir kere otelin adını yanlış anladı. Özür dileyip döndü; sonra burnumuzun dibindeki Dom'u bir türlü bulamadı. Çok üzüldü; taksimetreyi kapattı; kaldırımların üstüne çıktı. Bir şikayet etsek, ruhsatı gider elinden. Tamam, üzülme vs dedik ama boşuna nefes tüketmişiz.

İzlediğimiz Yeni Yıl Konseri de harikaydı. 60/70 kişilik bir koroydu. Hiç müzik enstrümanı olmadan, ağızlarını neredeyse hiç açmadan sadece nefes alarak şarkı söylediler. Muhteşemdi. Muhteşemdi. İyi ki sabah kiliseye girmiş ve ilanı görmüşüz.


Konser esnasında 2 saat oturduğumuz için yine yürüyerek otelimize döndük. Hülya'nın yürüme temposuna yaklaşabilmem olası değil ama en azından puf puflamadığımı hissettim...



Şehirden 2 ışıklandırılmış cadde fotoğrafı da paylaşayım; gönül koymasınlar. Kurfürstenstrasse.

Son günümüzde Muhittin Amca bizi Dresden'e götürecek. Öncesinde de Berlin Duvarı'nı göreceğiz. Dresden'i yazar mıyım bilmiyorum. Ama duvar fotoğraflarını paylaşmam gerekiyor.


Hepsini çok beğendik; hepsine bir başka anlam yükledik.. İstenilen de oydu her halde.




Burada İstanbul karşımı çıkınca deklanşöre basıldı.




Musevi Müzesi'ndeki yüzler.. ağızsız, burunsuz olanlar... Kim kimden etkilenmiş bilmiyorum.


Bu grafitiden kartpostal da yapılmış.




Guernica'nın La Buerlinica olanı.... Bunun da kartpostalı vardı. Hatta bizim arkadaşlardan birine yollandı.







Çok etkilendik. İyi ki burayı da gördüm, iyi ki bu duvarın önündeyim dedim.

Dresden'e giderken yolda tatlı şoförümüze hediyesini verdik. Utandı, sevindi; teşekkür etti. Son gün bizi alana götürmek üzere geldiğinde, bir plastik torbadan 7 tane Milka çikolatası çıkarıp bize hediye etti. Ne gerek vardı, aşk olsun ya Muhittin Amca, dedik.... Tanesine 75 Cent verdim, dert etmeyin, dedi :))

Ben Berlin'e bir daha giderim diyerek önce bir kendimi çok şaşırttım.

Berlin Filarmoni'yi bir daha dinlemek için giderim.

Yoğunluktan bir tanesinin bile kapısından adım atamadığımız Sanat Galerileri'ni gezmek için giderim.

Ve de çocukluk aşkımla buluşmak için giderim.

İyi kalın, sağlıkta kalın....



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder